KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ: SİYASİ, HUKUKİ ve JEOPOLİTİK BİR DEĞERLENDİRME

Tuğberk Çelik |

“Söyleyin onlara burası bağımsız bir Cumhuriyettir.”

Rauf Raif DENKTAŞ

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı

Giriş

19 Ekim 2025 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nde Cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirilmiş ve seçimi %62,76 gibi bir oyla Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı ve Genel Başkanı Sayın Tufan ERHÜRMAN kazanmıştır. Kıbrıs Türk Halkı yapılan seçimlerde iradesini ortaya koymuş ve KKTC’nin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal krizin neticesinde muhalefetten yana bir tercihte bulunmuştur. Ulusal Birlik Partisi, Demokrat Parti ve Yeniden Doğuş Partisi’nin desteklediği Ersin TATAR ise seçimi %35,81 gibi bir oy oranıyla ikinci tamamlamıştır. Bu seçimlerde sürpriz olan iki adayın arasındaki fark olmuştur. Bu farkta, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin bir süredir Kıbrıs Türk Halkı’nın toplumsal yapısının hilafına birtakım adımlar atmasının etkili olduğu söylenebilir.

Kıbrıs Türk Halkı yaşayış itibariyle dinine saygılı, laik ve demokratik değerlere öncelik veren bir yapıdadır. Bu yüzden ne siyasal İslamcılığın ne de altında topluma fayda amacı gütmeyen hamasi milliyetçiliğin, Kıbrıs Türkleri nezdinde herhangi bir karşılık bulması mümkün değildir. Sandıktaki farkın artmış olmasının sebeplerinden biri de bu sayılanların, bir siyasi tahvil aracı haline gelip ardından toplumu dönüştürme gayesiyle halka empoze edilmesidir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nde belirli kesimlerin ve adaya Türkiye’den gönderilen bazı kimselerin kullandığı dil de Kıbrıs Türk Halkı nezdinde olumsuz karşılık görebilmektedir. Özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında hem adanın garantörü hem de KKTC’yi tanıyan bir devlet olarak Türkiye’nin yaptığı yardımlar, ada halkına sanki bir ihsan veya bir lütuf gibi takdim edilebilmektedir. Bu takdim en başta insanlık onuruyla bağdaşmamakta ve Kıbrıs Türk Halkı’nın Türkiye’ye ve Türk Halkı’na tepkiyle bakmasına yol açabilmektedir. Bu dilin örneklerine geçmişte[1] ve bugün[2] rastlamak mümkündür. Kıbrıs Türk Halkı’nın hür bir Türk topluluğu olduğu ve KKTC’nin de bağımsız bir devlet olduğu gerçeğinin idrak edilememesi, Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini olumsuz etkilediği gibi Türk Halkı ile Kıbrıs Türk Halkı’nın da arasının açılmasına sebebiyet vermektedir.

Kıbrıslı Türklerin Türkiye’deki hükümetin kendilerine yönelik tavrına ilişkin rahatsızlıkları dil ile sınırlı kalmamıştır. Sayın Ersin TATAR’ın Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesinden sonra UBP’nin başına Sayın Faiz SUCUOĞLU’nun gelişine mâni olunmuştur. Yaşanan bu olay, Kıbrıs Türk Halkı’nın iradesine gölge düşüren bir saygısızlık olduğu kadar KKTC’ye ve Türkiye’ye dünya kamuoyunca yöneltilen ithamlara emsal teşkil etmiştir. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin o günlerde KKTC’ye yönelik sergilediği tavır, Türk Dış Politikasının temel hedeflerine, milli dava olan Kıbrıs’a ve KKTC’nin tanıtılması siyasetine zarar vermiştir. Bütün bunların ardından, bu işlerin tarafı olanların, eski Cumhurbaşkanı Ersin TATAR’a yönelik destekleri ve propagandaları, teveccühün tam tersine dönmesine neden olmuş görünmektedir. Türkiye’deki hükümete ve Cumhur İttifakı’na tepkiler, adanın yerlisi olan veya sonradan yerleşen ayırmaksızın Kıbrıs Türk Halkı’nın diğer adaya oy vermesini beraberinde getirmiştir. Prof. Dr. Hasan ÜNAL’ın 21 Ekim 2025’te yaptığı değerlendirmeye göre, UBP seçmeninin bir kısmı sandığa gitmemiş bir kısmı ise Tufan ERHÜRMAN’a oy vermiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Hukukiliği ve Meşruluğu

KKTC seçimleri her bağımsız, demokratik ve hukukun üstünlüğünün vazgeçilmez ilke kabul edildiği devlette olduğu gibi Kıbrıs Türk Halkı’nın iradesinin bir yansımasıdır ve hem siyaset bilimi hem de hukuk açısından meşrudur. Siyaset Bilimi açısından değerlendirildiğinde görülecektir ki; KKTC seçimlerinde meşruiyetin kaynağı olan serbest, eşit, gizli, genel oy ilkesinin benimsenmiş ve KKTC Yüksek Seçim Kurulu’nun sitesinde duyurduğu üzere[3] seçimlere katılım oranı %64,82 oranındadır. Karşılaştırmalı örneklere göz attığımız zaman katılım oranlarının, 2022 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde[4] 1. Turda %73,7 ve 2. Turda %71,9 olduğunu, 2021 Almanya’daki Federal Seçimlerde[5] katılımın %76,6 civarında olduğunu ve son olarak U.S. Census Bureau verilerine göre, 2024’te Trump’ın seçildiği ABD Başkanlık seçimindeki[6] katılımın %65,3 olduğunu görmekteyiz. Yapmış olduğumuz bu karşılaştırma, bağımsız bir devlet olan KKTC’de Kıbrıs Türk Halkı’nın %64,82 katılımla gerçekleştirdiği seçimlerin meşruiyeti açısından oldukça dikkat çekicidir. Çünkü yukarıda belirtilen ülkelerdeki seçime katılım oranlarıyla KKTC’de gerçekleşen seçimlere katılım oranında büyük bir fark bulunmamaktadır. Ayrıca KKTC Anayasası ve seçim mevzuatı katılım oranıyla alakalı herhangi bir düzenlemeye yer vermemiştir.

KKTC’nin diğer Türk devletlerinden, devlet olmak bakımından bir eksiği yoktur. Ayrıca demokrasi ve seçim kültürü ile devlet namına gerçekleştirilen uygulamalar bakımından olumlu yönleri de göze çarpmaktadır. Haliyle bugün KKTC seçimlerine yönelik, “demokratik” ibaresi kullanıldıktan sonra “katılımın azlığı” gerekçesiyle iptal isteminde bulunmak yanlış bir yaklaşım olabilir. KKTC’nin uluslararası camiada tanınmıyor oluşu, onun meşru bir devlet olmadığı anlamına gelmemektedir. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi KKTC’de de bir Yüksek Seçim Kurulu bulunmaktadır ve vermiş olduğu kararlar seçilenler ve seçenler açısından bağlayıcılık teşkil etmektedir. 5/1976 Sayılı Seçim ve Halkoylaması Yasası’nın Beşinci Kısım VII. Bölümü’nde (Yüksek Seçim Kurulu’nun İşlem ve Tedbirlerine Karşı Şikâyet) yer alan ve İnceleme ve Soruşturma usulün düzenleyen 168. Madde’nin 4. Fıkrası’nda açıkça geçtiği üzere KKTC’de YSK’nin kararı kesindir.[7] Böyle bir durumda KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin parlamento kararı alarak seçimleri yenilemesi yahut iptal etmesi mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen KKTC’nin devlet olmasından kaynaklı egemenlik hakkını, kanun koyma yetkisini ve iç hukukunu hiçe sayarak seçimlerin iptaline ilişkin açıklamalarda bulunmak; devletlerarası egemen eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi dış politikada Kıbrıs’a yönelik izlenmesi gereken siyasetle de bağdaşmamaktadır.

KKTC’deki Seçimlerin Siyasi Boyutu

KKTC’de gerçekleşen seçimlerin değerlendirmesi yapılırken tek bir pencereden bakmak sağlıklı bir netice vermeyebilir. O sebepten seçimlerin hem KKTC’nin iç dinamikleri hem Türkiye’nin rolü hem de bölgenin durumu gibi birçok faktörün dahil edilerek analiz edilmesi doğru olacaktır. İlk olarak KKTC’de de Türkiye’de olduğu gibi ciddi bir iktisadi kriz bulunmaktadır. Elektrik kesintileri sıradanlaşmış olup, hastanelerde hem fiziki bakımlar hem de cihaz onarımlarından kaynaklı gecikmeler yaşanmaktadır. Ayrıca adada birtakım yasadışı işlerden kaynaklı olarak büyük bir güvenlik açığı ve kara para trafiği söz konusu olduğu söylentileri mevcuttur. Bu da KKTC’nin de uluslararası arenada tanınmamasıyla birlikte Kıbrıs Türk Halkı’nın geleceğe dair endişelerini artırmaktadır. 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen seçimler bu tablodan bir çıkış umudu olarak görülmüş ve Tufan ERHÜRMAN’a yönelik bir teveccüh ortaya çıkmıştır. Bu esnada adada Türkiye Cumhuriyeti hükümet yetkililerinin desteğinin hamaset düzeyinde kalması, altyapı ve üstyapı sorunlarının çözülememesi ve Türk Devletleri Teşkilatı üyelerince dahi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs adasını temsil eden sözde tek otorite olarak kabul edilmesi Kıbrıs Türk Halkı’nın tercih ve temayülünü etkileyen hususlar arasındadır.

Şu an KKTC Cumhurbaşkanı olan Tufan ERHÜRMAN, CTP’nin eski genel başkanıdır. Hükümet ise Ulusal Birlik Partisi-Demokrat Parti-Yeniden Doğuş Partisi üçlüsündedir. Geçmişte Ersin TATAR’ın 2020’de Cumhurbaşkanlığı’nı kazanmasının ardından UBP de büyük bir fark atarak parlamento seçimlerini kazanmıştır. Bu durum Tufan ERHÜRMAN’ın büyük farkla kazandığı bu seçimin ardından gerçekleşecek parlamento seçiminde aynı başarıyı CTP’nin de elde edebileceğini göstermektedir. Bunların yanı sıra eğer olağan milletvekili seçimlerine kadar parlamento çoğunluğu ve Cumhurbaşkanlığı kanadı uyum içinde çalışır ve KKTC’nin sorunlarına çözüm bulabilirlerse demokratik yönetim ve uzlaşı açısından güzel bir emsal teşkil edeceklerdir. Ancak uyum içinde çalışılmaz ve sorunlara herhangi bir çözüm geliştirmekten uzak bir tutum sergilenirse KKTC’de bir erken seçimin varlığı söz konusu olabilir.

Böyle bir atmosferde gerçekleşen 19 Ekim seçimlerinin ardından Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın yapmış olduğu açıklamada[8] KKTC’nin yeni Cumhurbaşkanı ERHÜRMAN tebrik edilmiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanı ERDOĞAN [9], CHP Genel Başkanı Özgür ÖZEL[10] ve TBMM’deki Grup Toplantısı’nda İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Müsavat DERVİŞOĞLU[11] ERHÜRMAN’a tebriklerini iletmiştir. Ancak MHP’nin Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ[12] yapmış olduğu konuşmada KKTC’deki seçimlerin katılım oranı sebebiyle KKTC halkının iradesini yansıtmayacağını, KKTC Cumhuriyet Meclisi parlamento kararıyla iptal edilmesi gerektiğini ve KKTC’nin ilhak edilmesi gerektiğini savunmuştur. Devletlerarası ilişkiler açısından dikkat çekici olan bu açıklamanın irdelenmesinden önce KKTC’nin egemen bir devlet olarak tahlil edilmesi gerekmektedir

Bir devletin devlet olma şartları, Georg Jellinek’in “Üç Unsur Teorisi” uyarınca[13] ülke, halk ve egemenliktir. Devletin birinci unsuru insan topluluğudur ve uluslararası hukuktaki karşılığı millettir. Devletin ikinci unsuru egemenliktir ve var olan en büyük iktidar demektir. Devletin üçüncü unsuru olan toprak ise uluslararası hukuka göre o devletin ülkesidir. Ülke; belirli sınırlar dahilinde bir insan topluluğunun daimi olarak yaşadığı ve egemenlik tesis ettiği toprak parçasına verilen isimdir.[14] Bu unsurlara 1933 yılında imza edilen Montevideo Konvansiyonu’nun 1. Maddesi’nde[15] de yer verilmiştir. Görüleceği üzere KKTC, devlet olmanın unsurlarını haiz bir yapıdır ve uluslararası alanda tanınmıyor oluşu onun bir devlet olmadığı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla KKTC’nin içişlerine, seçimlerine ve iç egemenliğinin alanına giren diğer alanlara ilişkin yorum yapılırken bağımsız bir devlet olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.

Devletlerin egemen eşitliği bağlamında değerlendirildiğinde bir başka devletin Türkiye Cumhuriyeti tarafından ilhak edilmesini istemek büyük bir siyasi krize yol açabilir. Bu anlayışla yapılan milliyetçilik, milliyetçiliğin fikir bazında eksen kayması yaşamasına neden olur. Milliyetçilik, ait olduğu toplumlara göre değişkenlik gösteren bir fikir olarak, o toplumun taleplerine yanıt verdiği ve devlet-toplum arasındaki ilişkiyi dengeli bir biçimde kurduğu ölçüde yararlıdır. Topluma fayda vermeyen, onu gelecek tasavvurunda geride bırakan, salt hamasete dayalı ve sadece bir kesimin çıkarını amaçlayan bir milliyetçiliğin hiçbir geçerliliği olamaz. Milliyetçilik belli bir kesimin çıkarı için devletin milli meselelerini iç siyaset malzemesi yapma aracı değil, milletin birleştirici gücü ve ulus devlet fikrinin temel taşıdır. Milliyetçilik, ne yazık ki, belirli siyasi amaçlara matuf şekilde kullanılmış ve milliyetçiliğin fayda vermeyen yönü sadece iç siyasete değil dış politikaya da yansımıştır. Türkiye’nin Kıbrıs siyasetindeki iki devletli çözümünü hiçe saymak, üstelik bunu yaparken de dünyaya tanıtmak için çaba harcadığımız KKTC’nin ilhak edilmesi gerektiğini söylemek, milliyetçilik değil Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çıkarını zedelemektir. Gerçek anlamda bir Türk milliyetçiliği Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarına ve garantörü olduğu KKTC’ye yönelik tavrına uygun olmak durumundadır. Aksi halde Türkiye’nin Barış Harekatı’nı yapmasına vesile olan garantörlük hakkı dahi, hukuki anlamda olmasa da söylem bazında tehlike altına girecektir.

Mümtaz SOYSAL, “Aklını Kıbrısla Bozmak” adlı kitabındaki[16] bir makalesinde KKTC’ye herkesten önce Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet muamelesi yapması gerektiğini ve haklı davasına dünyayı inandırmadan önce kendini inandırması gerektiğini belirtmiştir. Eğer bu gerçeklik doğru bir şekilde anlaşılmaz ve KKTC siyasetinde yaşanan gelişmeler Türk siyasetinin iç meselesi haline gelirse, Türkiye Cumhuriyeti’nin millî davası olan Kıbrıs’ta çok ciddi derecede itibarı zedelenir ve dünyaya haklılığını duyurmak noktasında ivme kaybeder. Nitekim bahsettiğimiz itibar zedelenmesinde ve ivme kaybında; seçimler üzerinden KKTC’nin varlığına, egemenliğine ve devlet hüviyetine gölge düşürecek açıklamaların yapılması, eski Büyükelçi Metin FEYZİOĞLU’nun meslekten gelmiyor oluşundan kaynaklı olarak verdiği fotoğraf[17] ve Kıbrıs politikalarında izlenen tutarsız siyaset ve benzeri durumlar etkili olmuştur.

19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen seçimle alakalı bilinmesi gereken bir diğer husus, bu seçimlerin bir referandum değil, bağımsız bir devlette halkın hür iradesiyle verdiği demokratik bir karar olduğudur. Bu seçim, KKTC’yi ortadan kaldıracak olan ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyasetine geri dönülmez şekilde zarar verecek olan Annan Planı referandumuyla bir tutulamaz. Her ne kadar ERHÜRMAN’ın seçilmesinden sonra GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, görüşmelere başlayabileceğini ifade etse[18] de bunun Türkiye’nin olmadığı bir denklemde sürdürülmesi mümkün değildir. Kaldı ki Tufan ERHÜRMAN, Türkiye ile istişare etmeksizin Kıbrıs’ta bir dış politikanın belirlenemeyeceğini de ifade etmiş ve KKTC’nin Türkiye ile bağının hayati önemde olduğunu ve Türkiye’nin tüm adanın garantörü olduğunu vurgulamıştır. Bununla birlikte GKRY’nin siyasi eşitlik hususunda geri durduğunu da beyan etmiştir.[19] [20] Üstelik kendisinin sunduğu şartların Rumlar tarafından kabul edilmesi pek mümkün gözükmemektedir.[21] Ayrıca adada Rum basınında yer alan kimi köşe yazılarında, ERHÜRMAN’ın seçilmesinin doğrudan doğruya federasyon temelinde bir çözüme yönelik beklenti oluşturmadığı da göze çarpmaktadır. Türkiye’nin adada halen belirleyici güç olduğu ve garantörlük rolünün etkisinin yadsınamaz olduğu, yine Rum basınındaki bazı yazılarda ve görüşlerde öne çıkmaktadır. Bu bağlamda adada seçim değil,sanki bir referandum yapılmış ve KKTC’nin varlığı ortadan kaldırılıp federasyon ilan edilmiş gibi söylemlerde bulunmak, en hafif tabirle süreci doğru okuyamamanın işaretidir.

Seçimin Gerçekleştiği Ortam ve Geleceğin Şekillenmesi: Federasyon Neden Mümkün Değil?

19 Ekim seçimleri, Doğu Akdeniz’de 1983’ten bu yana çok ciddi jeopolitik kırılmanın yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Bu dönemde İsrail bir jeopolitik aktör olarak, üstelik saldırgan realist diyebileceğimiz bir tutumla, bölgede hâkim olma çabası içerisindedir. Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının ortaya çıkışının da bu hâkimiyet çabasında etkisi vardır ancak bölgenin içinde bulunduğu durumu salt İsrail ve İsrail’in emelleri üzerinden okumak, eksik bir okuma olacaktır. Doğu Akdeniz; bir yandan enerji jeopolitiğinin, bir yandan bölge devletlerinin stratejik hedeflerinin ve bir yandan da bölge dışı ülkelerin bölgeye yönelik (Çin’in Bir Kuşak Bir Yol ve Hindistan’ın IMEC Projeleri gibi) çeşitli koridorlar oluşturma girişimlerinin düğüm noktası konumundadır. Bütün bunların ortasında da Kıbrıs adası (KKTC ve GKRY) bulunmaktadır. Böyle bir ortamda; KKTC’nin bir devlet olarak varlığını sürdürmesi, KKTC’ye Türkiye tarafından bir devlet ciddiyetiyle yaklaşılması ve bu ciddiyeti zedeleyen söylemlerden uzak durulması, iki devletli çözümün bir milli dava olarak ele alınmaya devam edilmesi gibi hususlar, Türkiye’nin adanın garantörü olarak sözü geçen bir aktör olmasında büyük önem taşımaktadır.

Doğu Akdeniz’in bu denli gergin olduğu bir dönemde Tufan ERHÜRMAN’ın savunduğu federasyon tezi, günümüz şartlarında geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü bölgenin ve dünyanın jeopolitik yapısı değişmiştir. Dünya çok kutuplu bir düzene evrilirken, İsrail’in bölgede hakimiyetini berkitmek için sert güç unsurlarına başvurması hem devlet olarak KKTC’nin varlığının hem de KKTC topraklarının önemini artırmıştır. Bu önemin farkında olan İsrailli iş adamları ve bazı şirketler, Kıbrıs Adası’nın kuzeyinden ve güneyinden toprak satın almaktadırlar. Bu durum KKTC’nin ve GKRY’nin geleceğini tehdit eden ciddi bir güvenlik sorunudur.

Bu tehdit ve tehlikeler, GKRY’nin İsrail yayılmacılığına kurban gitmemesi için Türkiye ve KKTC’nin varlığına muhtaç olduğunu göstermektedir. Çünkü Kıbrıs adasında yer alan bu iki devletin yaşam özgürlüğünün ve güvenliğinin tehlikeye girmesi durumunda onların yardımına koşabilecek ülke Türkiye’dir. Gelecek tehditlerin bertaraf edilmesinde de en büyük caydırıcı unsur, şüphesiz Türkiye’nin sahip olduğu güçtür. Kıbrıs adasının kuzeyi ile Hatay-İskenderun körfezi arasındaki deniz alanında tesis edilen Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC hakimiyeti, İsrail’in yayılmacı emellerinin bu bölgeye ulaşmasını engellemektedir. Bu sebepten İsrail’in bölgedeki devletlere yönelik saldırgan-revizyonist yaklaşımı, istese bile Türkiye’ye yönelememektedir. Bu açıdan GKRY varlığını korumak istiyorsa KKTC ve Türkiye ile iş birliği yapmalı, geleceğe dair güvenlik endişesi taşımamak adına KKTC’yi inkâr siyasetinden vazgeçmelidir. Ancak bu güvenlik risklerine ve tehditlere rağmen, GKRY tavrından asla vazgeçmemekte, KKTC ve Türkiye’nin aleyhine askeri ve diplomatik hamlelerde bulunmaktadır. Böyle bir ortamda federasyon tezinin yaşama geçirilmesi gerçekçi bir yaklaşım olarak değerlendirilemeyecektir. Bilindiği gibi GKRY, adeta çeşitli ülkelerin askeri üssü haline gelmiştir. ABD silah ambargosunu kaldırmış[22], BARAK MX füzesinin satın alınmış ve GKRY AB’nin (özellikle de Fransa’nın) güvenlik politikalarına dahil olmuştur. GKRY’nin içinde bulunduğu bu duruma karşın, Türkiye’nin KKTC sınırlarında deniz ve hava üssünün olmaması ve Türkiye ve KKTC’nin tehdit olarak görülmesi gibi durumlar da federasyon tezinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Türkiye’ye karşı denge unsuru olarak bölge dışı devletleri bölgeye çeken GKRY yönetimi, bölgedeki gerilimi tırmandıran taraf olmaya devam etmektedir. Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Tufan ERHÜRMAN da GKRY’nin içinde bulunduğu durumu doğru şekilde okumuş, yabancı askerlerin varlığının endişe verici olduğunu vurgulamış ve Türkiye’nin garantörlüğünde kendilerini daha güvende hissettiklerini belirtmiştir.[23] Bütün bunlar göz önüne alındığında Türkiye’nin Kıbrıs politikasında tutarlı olması ve devlet politikası haline gelen “iki devletli çözümden” geri adım atmaması elzemdir.

Jeopolitik ve güvenlik eksenli tartışmaların yanı sıra milliyetçilik bakımından da bir değerlendirme yapılırsa; adada Rum ve Türk milliyetçiliklerinin baskın unsurlar olduğunu görmek mümkündür. Bundan dolayı müşterek bir Kıbrıslılık kimliği oluşturulamayacağından federasyon modelinin uzun ömürlü olmayacağı söylenebilir. Zira Kıbrıs’ın yakın tarihinde birlikte yaşamanın mümkün olmadığına delil olarak gösterilebilecek birçok olay bulunmaktadır.[24] [25] Kıbrıs Türkleri eşit kurucu ortağı oldukları Cumhuriyet’ten 1963 Kanlı Noel’den başlayarak silah zoruyla uzaklaştırılmışlar ve 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde akıl almaz zulümlere maruz kalmışlardır. Birlikte yaşama kültürü bulunmayan bir toplum olarak Rumlarla kurulan ortaklık uzun ömürlü olmamıştır. Rumların kurucu ortak olan Türkleri silah zoruyla devletten atmaları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını hukuki açıdan geçersiz kılmıştır çünkü Londra-Zürich Antlaşmalarında[26] öngörülen düzen Rumlar tarafından yıkılmıştır. Bugün hukuksuz bir şekilde adanın tamamını temsil ettiğini söyleyen ve Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu iddia edilen güneydeki yapı 1963 itibariyle bir Rum Cumhuriyeti haline gelmiştir. Yaşanan bu gelişmeler de KKTC’nin varlığını zaruri kılmıştır. Kıbrıs Türklerinin hayatını ve geleceğini teminat altına alan KKTC’de bugün; mafyanın varlığından uyuşturucuya, kadın ticaretinden kumara, kara para aklamadan düzensiz göçe ve toprak alımına kadar çözülmeyi bekleyen birçok sorun bulunmaktadır. Bu sorunların esas sebeplerinden biri de KKTC’nin uluslararası alanda tanınmıyor oluşudur ve sözünü ettiğimiz sorunların çözümü için önceliğin KKTC’nin tanınmasına verilmesi gerekmektedir. Federatif çözümleri savunmak ve KKTC’nin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik düşüncelersorunları daha da büyütecektir. O yüzden Tufan ERHÜRMAN’ın, Türkiye ve KKTC’nin ortak çıkarı açısından da bölgesel çıkarlar açısından da bu gerçeği iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç Yerine: Unutulanları Hatırlamak

19 Ekim 2025 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri Kıbrıs Türk Solunun ilk defa Cumhurbaşkanlığı’nı kazandığı bir seçim değildir. 17 Nisan 2005’te Mehmet Ali Talat ve 26 Nisan 2015’te Mustafa AKINCI örneklerinde olduğu gibi sol adaylar da KKTC Cumhurbaşkanlığı’nı kazanmıştır. Her iki dönemde de bunlar içinden Türkiye’ye karşı aşırı söylemlerde bulunanlar ve Türkiye’nin adada işgalci olduğunu savunanlar olmuştur.  O dönem bu aşırıların bir kısmı CTP’de yer almıştır. Buna mukabil, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara ilk geldiği yıllarda, Avrupa Birliği’ne girmek uğruna KKTC’den bir miktar toprak verilebileceği dönemin başbakanı ERDOĞAN tarafından[27] dile getirilmiş ve Annan Planı’na destek verilmiştir.[28] Annan Planı’na verilen destekten Crans Montana görüşmelerine değin federasyonu savunanlarla hareket edilmiştir. Bu dönemde Türkiye’yi işgalcilikle suçlayanlara da ses çıkartılmamış, dahası Annan Planı sürecinde KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Raif DENKTAŞ’a Türk Siyasi Tarihi’nde daha önce görülmemiş bir saygısızlık yapılmıştır.[29] Tüm bu olaylar yaşanırken, Kıbrıs Türkleri arasında herhangi bir karşılığı olmadığı halde Türkiye’yi işgalcilikle suçlayanların medya aracılığıyla propagandası yapılmış, Kıbrıs Türklerine de aynı şekilde Türkiye kötülenmiş ve netice itibariyle Kıbrıs Türk Halkı ile Türk Halkı ayrıştırılmak istenmiştir.

Kıbrıs Türkleri ile Türkiye Türklerini karşı karşıya getirme siyasetinin bir örneği de Annan Belgeleri’nde (I-II-III) görülmüştür. 2. Annan Belgesi’nde yayımlanan haritalara bakıldığında birinde Karpaz diğerinde ise Güzelyurt bölgesinin Rum tarafında kaldığı görülmektedir.[30] Karpaz bölgesinin verilmesi Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecektir. Güzelyurt bölgesinin verilmesi ise Kıbrıs Türklerini verimli arazilerden ve su kaynaklarından mahrum bırakacaktır. Annan Belgeleri jeopolitik açıdan Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini karşı karşıya getirmek amacıyla tasarlanmış olan bir siyaset mühendisliğinin ürünüdür. Bu siyaset mühendisliği ile Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin birbirlerine olan güvenleri ve bağlılıkları sarsılmaya çalışılmıştır. Prof. Dr. Hasan ÜNAL, yapılan bu siyaset mühendisliğini profesyonel bir psikolojik harekât olarak nitelendirmektedir.

Seçimler geride kalmış ve Kıbrıs Türk Halkı iradesini ortaya koymuştur. İlerleyen süreçte Türkiye-KKTC iş birliği artarak devam etmelidir. Türkiye Annan Planı’nda olduğu gibi, jeopolitik açıdan kendini kısıtlayıcı hamlelerden uzak durmalıdır. Olası bir federasyonda Türk tarafının Rum tarafı kadar kârlı olamayacağı açıktır. Türkiye-KKTC iş birliği bölge dışı aktörlerin Akdeniz’de faaliyet göstermesine engel teşkil eder. Bu sebepten federasyon hiçbir şekilde geçit verilmemelidir.

Netice itibariyle KKTC’de yaşanan değişimle birlikte başa gelenler; hem KKTC’deki iç sorunlara çözüm bulmalı hem KKTC’nin varlığını teminat altına alarak iki devletli çözüm temelinde tanınmanın yollarını aramalı hem de Türkiye ve KKTC’nin jeopolitik çıkarlarının aleyhine bir hareket içine girmemelidirler. Şayet Türkiye iki devletli çözümde ısrar etmez ve ülkemizin içinde bulunduğu iktisadi darboğazdan ötürü AB’ye yönelmek için federasyon tezine dönülürse, Türkiye’nin de KKTC’nin de çıkarı büyük ölçüde zedelenecektir. Bu durumda en çok Mavi Vatan Doktrini zarar görecektir. Bunun olmaması için Doğu Akdeniz’deki deniz jeopolitiği, realist bağlamda ele alınmalı ve Annan Planı’nda olduğu gibi bir jeopolitik kopuşa izin verilmemelidir. Kıbrıs adasının jeopolitiğinden kaynaklı fırsatlar gözden kaçırılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki jeopolitik hataların, tarih önünde ne devletler ne de gelecek nesiller açısından telafisi olmaz.

Tuğberk Çelik* Topkapı Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi-TBMM Yasama Danışmanı-SİYASAM Denetim Kurulu Üyesi

[1] https://www.gazetevatan.com/gundem/kktc-de-besleme-krizi-357226: BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın KKTC’de 28 Ocak’ta yapılan AKP karşıtı eylemlere ilişkin yaptığı “Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır. Biz destekliyoruz. Bunun karşılığı olması gerekmiyor mu? Yönetimin duyarsızlığı var” açıklaması adayı karıştırdı.

[2] https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5487/index.html: MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ, 21 Ekim’de yaptığı TBMM Grup Toplantısı’nda “Kıbrıs Türklüğünün arasına yuvalanan mandacı ve teslimiyetçi kimi EOKA ve ENOSİS muhipleri şahsımı ve partimizi hedef alarak, “Size ne sonuçlardan! Sizi ne ilgilendiriyor!” demek suretiyle ağız ve ahlak bozukluğunda seviyesiz ve dibe batan bir evreye geçmişlerdir. Bu gafiller iyi dinlesin; nasıl olsa Beşparmak Dağları’nda dökülen kanlar sizin değil. Nasıl olsa Akdeniz’de yankılanan çığlıklar sizden çıkmadı. Nasıl olsa gelene ağam gidene paşam demeye alışkınsınız.”

Not: Bu açıklamaya Kıbrıs Türk Halkı tepki göstermiş ve tepki gösterenlerden biri de Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Raif DENKTAŞ’ın Danışmanı Sabahattin İSMAİL olmuştur. Sabahattin İSMAİL’in verdiği karşılık için bkz. https://x.com/sabahatinismail/status/1981270091804148078

[3] https://ysk.gov.ct.tr/2025/10/19/secim-sonuclari-6/ (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2025)

[4] https://www.interieur.gouv.fr/actualites/dossiers/elections/les-resultats (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2025)

[5] https://www.bundeswahlleiter.de/bundestagswahlen/2021/ergebnisse.html (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2025)

[6] https://www.census.gov/ newsroom/press-releases/2025/2024-presidential-election-voting-registration-tables.html (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2025)

[7] 5/1976 Sayılı Seçim ve Halkoylaması Yasası Beşinci Kısım VII. Bölüm Yüksek Seçim Kurulu’nun İşlem ve Tedbirlerine Karşı Şikâyet-İnceleme ve Soruşturma Usulü md.168/4: Kurulun kararı kesindir.  Aleyhine hiç bir merciye ve yasa yoluna başvurulamaz.

[8] https://www.mfa.gov.tr/no_-211_-kuzey-kibris-turk-cumhuriyeti-nde-duzenlenen-cumhurbaskanligi-secimleri-hk.tr.mfa: No: 211, 19 Ekim 2025, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Hakkında Açıklama

[9] https://x.com/RTErdogan/status/1979967817991516532

[10] https://x.com/eczozgurozel/status/1979967907263373456

[11] https://brtk.net/iyi-parti-genel-baskani-dervisoglu-erhurmani-kutladi/

[12] https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5487/index.html

[13] Georg Jellinek, Allgemeine Staatslehre (Genel Devlet Teorisi), 1900’den aktaran, Kemal Gözler: Devletin Genel Teroisi – Bir Genel Kamu Hukuku Ders Kitabı s.4 EKİN Basın Yayın Dağıtım, Bursa-Ekim 2020

[14] Kemal Gözler: Devletin Genel Teroisi – Bir Genel Kamu Hukuku Ders Kitabı s.4 EKİN Basın Yayın Dağıtım, Bursa-Ekim 2020

[15] 1933 tarihli Amerikan Devletlerarası Montevideo Konvansiyonu’nun 1. Maddesi’nde göre; devlet olmanın asgari şartları

  1. “Ülke”: Uluslararası sınırları belli bir toprak parçası
  2. “Halk”: Daimî yaşayan insan topluluğu
  3. “Egemen Otorite”: Örgütlenmiş ve ülkenin genelinde egemenliği olan hükümet
  4. “İlişki Kurma Kapasitesi”: Devletin uluslararası ilişki kurma kapasitesi

Burada KKTC açısından dikkat edilmesi gereken husus d bendidir. KKTC uluslararası alanda tanınmadığı için d bendine istinaden devlet hüviyetini taşımadığını iddia edenler olacaktır. Ancak mezkûr bentte tanınmadan söz etmemekte ve ilişki kurma kapasitesinden söz edilmektedir. KKTC, Türkiye’de büyükelçiliğe ve çeşitli ülkelerde de temsilciliklere sahiptir. Tanınması halinde diğer devletler gibi ilişki kurma kapasitesini haiz bir devlet olarak sözü edilen özelliklerin tamamını karşılamaktadır.

[16] Mümtaz Soysal, Aklını Kıbrısla Bozmak, Bilgi Yayınları. Mümtaz Soysal Düşünceler Günlüğü Dizisi ; 2, Bilgi Yayınları, 1995, Ankara

[17] https://kktcb.org/upload/2022/11/photo/478139590.jpg

[18] https://www.euronews.com/my-europe/2025/10/22/im-ready-to-resume-negotiations-president-of-cyprus-optimistic-about-reuniting-the-island

[19] https://www.turkiyegazetesi.com.tr/dunya/kktcnin-yeni-lideri-tufan-erhurman-gazetemize-konustu-on-yargilari-yikacagiz-1154800

[20] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kktc-cumhurbaskani-erhurman-turkiye-cumhuriyeti-adanin-tamaminin-garantorudur-boyle-olacak/3726231

[21] https://www.yeniduzen.com/5-adimda-muzakere-ve-cozum-175303h.htm

  • Yeni sürecin kurulumunda, Crans‑Montana Zirvesi’nda varılan tüm yakınlaşmalara sadık kalınmalı; anlaşmaya varılan konularda hiçbir şekilde geriye dönüş yapılmamalı
  • İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı federasyon modeli, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında tanımlandığı şekilde kabul edilmeli; “siyasi eşitlik” müzakereye açılmamalı.
  • Yeni müzakere süreci sonuç odaklı olmalı; başlayınca mutlaka bir siyasi anlaşmaya ulaşılacak şekilde kurgulanmalı; taraflar masadan kaçmamalı
  • Süreç mutlaka bir takvim çerçevesinde yürütülmeli; aciliyet duygusu taşımalı.
  • Statükoya geri dönüş olmamalı; bu konuda gerekli güvence mekanizmaları oluşturulmalı.

[22] https://2021-2025.state.gov/lifting-of-defense-trade-restrictions-on-the-republic-of-cyprus-for-fiscal-year-2023/?safe=1

[23] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kktc-cumhurbaskani-erhurman-turkiye-cumhuriyeti-adanin-tamaminin-garantorudur-boyle-olacak/3726231#

[24] Detaylı bilgi için: Abdulhalûk Mehmet Çay, Kıbrıs’ta Kanlı Noel 1963, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1989.

[25] Kıbrıs’ta Kanlı Noel : 24 Aralık 1963, İstanbul : Türk Şehitlikleri İmar Vakfı İktisadi İşletmesi, 2019.

[26] Kıbrıs için 11 Şubat 1959’da Zürich’te ve 19 Şubat 1959’da Londra’da üç antlaşma imzalanmıştır. Bunlar; Kuruluş Antlaşması, Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması’dır. Detaylı bilgi için bkz. Prof. Dr. Nasuh USLU, Kıbrıs’ta Çözümsüzlük Sarmalı s.26-27, ORİON Kitabevi, 2022, Ankara

[27] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-kibrista-belli-oranda-toprak-verebiliriz-199667

[28] https://bigpara.hurriyet.com.tr/haberler/politika-haberleri/erdogan-annan-a-destek-surecek_ID480340/

[29] https://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2004/04/040411_erdogankibris.shtml

[30] Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK, Kıbrıs Annan Belgeleri (I-II-II) Üzerine Değerlendirmeler s.41, ODAK, 2004, Ankara