Uluslararası İlişkilerin temel eserlerinden biri olan Diplomasi kitabında Henry Kissinger, sonradan uluslararası sistemin işleyişinin geneline hâkim olan ve Avrupa siyasi tarihinde belirleyici bir etkiye sahip güç ve güç dengesi yaklaşımına ilişkin şöyle bir tespitte bulunur: “XVII. yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir.
XVIII. yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki 200 yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. XIX. yüzyılda, Metternich’in Avusturya’sı, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanya’sı da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır.”
Kissinger, Kardinal Richelieu’nün yapılandırdığı Fransa’nın dış politika yaklaşımına şu şekilde devam eder: “Kardinal Richelieu, diğer Avrupa devletlerinin de izleyen yüzyıl içinde kabul ettikleri raison d’état prensibini Fransız politikasına aşıladı. Kilisenin bir prensi olarak Richelieu’nün, Ferdinand’ın Katolik dinini, eski haline getirme girişimini onaylaması gerekirdi. Fakat Richelieu, Fransız ulusal çıkarını, her türlü dini amacın üzerinde tuttu. Bir kardinal olması, Richelieu’nün Habsburgların Katolik dinini yeniden kurma girişimini, Fransa’nın güvenliğine yönelik jeopolitik bir tehdit olarak görmesini engellemedi. Richelieu’ye göre, bu dinsel bir eylem değil, Avusturya’nın Orta Avrupa’da üstünlük sağlamak ve Fransa’yı ikinci sınıf bir statüye düşürmek için yaptığı siyasi bir manevraydı.”
Kissinger’ın dile getirdiği husus bir ülkeyi yöneten iktidar veya bürokratik kademedeki elitlerin inanç, ideoloji, normatif değerlerden ziyade uluslararası sistemdeki, bölgesel dinamiklerdeki gelişmeleri doğru ve rasyonel bir şekilde okuyarak güç parametresine uygun hareket etmeleri gerekliliğidir. Aksi ise Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte ve sonrasında ortaya çıkan travmatik ve bazen de düzeltilmesi mümkün olmayan yıkıcı sonuçlara neden olabilir.
Söz konusu tespit, Avrupa güç dengesinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olan Osmanlı Devleti açısından da kurulduğu andan günümüze kadarki süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından da istisna teşkil etmez. Nitekim duraklama ve gerileme döneminde Avrupa güç dengesi üzerine kurulu bir strateji yürüten Osmanlı Devleti kendisine yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleşmediği müddetçe savaşların bir parçası olmaktan imtina etmiş ve bu nedenle de varlığını iki asır daha devam ettirmiştir. Bu stratejiye tek istisna ise Birinci Dünya Savaşı olmuş ve tek bir sapma Devletin yıkılışına neden olmuştur.
Süreci iyi okuyan Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu elitleri bu nedenledir ki itidal ve rasyonaliteye dayalı dış politikayı benimsemiş, “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini şiar edinmiş ve maceradan/revizyonizmden uzak bir yol haritası takip etmişlerdir. Lozan’dan arta kalan sorunlar ise müzakere ve güç dengesinin gerektirdiği çerçevede çözüme kavuşturulmuştur. Musul, Montrö ve Hatay müzakereleri de bunun başlıca göstergeleri olmuştur. İtidalli tutum, İkinci Dünya Savaşı süresince de devam etmiş ve Türkiye olası bir Alman veya Sovyet işgalinden ve dolayısıyla da bir felaket senaryosundan uzak tutulmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1950’li yıllardan itibaren ise Batı Bloğu ile tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin ikili, bölgesel ve uluslararası mesele ve gelişmeleri Batı ittifakı ve NATO üzerinden değerlendirme eğilimi zamanın ruhunu (zeitgeist) okuyamamasına ve günümüze dek yansıyan olumsuz dış politika çıktılarına neden olmuştur.
Bağlantısızlar Hareketi’ne yönelik tavır, bağımsızlığını kazanma sürecindeki devletlere yönelik yaklaşım, Orta Doğu’da ABD öncülüğünde kurulmaya çalışılan güvenlik mimarisi gibi etkenler Kıbrıs meselesi başta olmak üzere Türkiye açısından olumsuz sonuçları beraberinde getirmiştir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi birtakım fırsatları beraberinde getirse de Türkiye stratejik boşlukla, yalnızlıkla, terör başta olmak üzere siyasi ve ekonomik istikrar sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. 21. yüzyılda da durum farklılık arz etmemektedir. Avrasya ve Orta Doğu jeopolitiğini derinden sarsan ve Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit teşkil edecek nitelikte gelişmeler yaşanmaktadır. Rusya-Ukrayna Savaşı, Afganistan’daki istikrarsızlık, İsrail’in bölgede Filistin, Lübnan ve Suriye’ye ilişkin uluslararası hukuku tanımaz nitelikteki politikaları, İran kaynaklı (yer yer çatışmaya dönüşen) gerilim, Irak’taki siyasi ve ekonomik sorunlar ve Suriye’de oluşturulmaya çalışılan terör yapısı bu tehditlerin başta gelenleridir. Bunun da ötesinde Arap Baharı’nın Suriye’ye sirayet etmesi neticesinde meydana gelen göç dalgası da Türk dış ve güvenlik politikasının birincil gündem maddelerindendir.
Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya başta olmak üzere derin kırılmaların yaşandığı ve Türkiye’yi birincil derede etkileyebilecek gelişmelerin yaşandığı mevcut dönemde Türk dış politikasının ihtiyaç duyduğu şey ise Kardinal Richelieu’nun yaklaşımıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk halkının çıkarlarını önceleyen, rasyonel, itidalli bir dış politika hayati öneme haizdir. Söz konusu esaslardan veya çizgiden sapmanın Osmanlı Devleti açısından sonuçları ortadayken, tarih tekerrür ettirilmemelidir.
İvedilikle Cumhuriyetin kurucu değerlerine ve dış politika yaklaşıma dönülmelidir.
Tarih Türk milletine Mustafa Kemal Atatürk gibi ikinci bir şans vermeyebilir…
