Gazze’de özellikle son iki yıldır gerçekleşen insanlığa karşı suçlar düşünüldüğünde Mısır’daki zirvenin “barış” ile kastının ne olduğu şüphelidir. Savaşan unsurların Trump’ın deklarasyonunda imzacı olmaması ve deklarasyonda barışın tesisi konusunda herhangi bir detayın belirtilmemesi bu girişimin tümüyle taktik bir hamle olduğunu göstermektedir.
Filistin’de 108 yıldır devam eden sorun; 77 yıldır devam eden hukuksuzluk; 58 yıldır devam eden saldırganlık ve son 2 yıldır devam eden soykırım, emperyalizmin önderleri ve bölgesel işbirlikçileri tarafından bu zirvede onurlandırılmıştır. Gazze’de son iki yılda yaşanan kayıplar sadece bir istatistik olarak anılmakta ve sorumluları hiçbir şekilde suçlarının gereğini yaşamamaktadır. İsrail, emperyalizmin kanlı kırbacı olmaya devam etmektedir.
Barışın konuşulduğu ve karara bağlandığı Gazze ölümcül bir yıkım yaşamıştır. İnsanını ve altyapısını kaybeden Gazze için barış öngörülürken adil bir şekilde çatışmayı ortadan kaldıracak adımlardan kaçınılmaktadır. Ne Filistin Devleti ne kutsal yerlere saygı ve 1967 sınırları ne de yıkımı telafi edecek tazminat söz konusudur. Bu detayların görmezden gelindiği bir barış sadece işgalciliğin onanması ve sağlamlaştırılmasıdır. Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi, İsrail zulmünün Batılı müttefikleri ve bölgedeki işbirlikçileri tarafından kabul edilmesidir.
Düşünün ki Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin insanlığa karşı suçlar sebebiyle tutuklama kararı verdiği Netanyahu, barış hakkında konuşabilmektedir. Elbette Netanyahu’nun barıştan kastı Gazze’de aldığı canlar ve gerçekleştirdiği işgalin onanarak zafere erişmesidir. Barış, düzen demektir ve bugün Gazze’de olup bitene barış demek İsrail saldırganlığını düzen olarak kabul etmektir. Mısır’daki zirvede yer alıp “barışı sağladık” demek esasta İsrail’e boyun eğip istediğini vermektir. Öte yandan zirvede yer alanlar durumu çok ciddiye alsalar da İsrail için bu “barış” sadece büyüğünden gelen ikazla bir süre uslu durma sürecidir. Siyonist saldırganlık için esas ve gerçek barış, nefes alan tek bir Filistinlinin kalmamasıdır. Bu motivasyonla insanlığa karşı suçlar işleyebilmekte, çocukları, bebekleri öldürebilmektedirler.
İsrail, yarattığı insanlık dışı manzarayla meşruiyetini ve uluslararası kamuoyunu etkileme kabiliyetini yitirme noktasına gelmişken Trump, durumu fark etmiş ve müdahale etmiştir. Özellikle İngiltere, Kanada ve Avustralya’nın Filistin’i tanıması önemli bir sinyal olmuştur. Önceliğin İsrail’i durdurmak olduğunu gören Trump böylece “barış” işine atılmıştır. Trump’ın “barış girişimi” İsrail’in meşruiyet kaybını durdurmak ve elde edileni korumak içindir. Trump, bir röportajda bu düşünceyi destekler şekilde Netanyahu’yla yaptığı telefon konuşmasından bahsetmiştir. Trump, görüşmede Netanyahu’ya “çok ileri gittin ve İsrail dünyadan büyük destek kaybetti. Şimdi tüm bu desteği geri kazanacağım” sözlerini sarf etmiştir. Anlaşıldığı üzere Trump’ın önceliği, İsrail’in meşruiyet kaybını durdurmak, uluslararası kamuoyu nezdinde yeniden bir İsrail imajı inşa etmek ve işgalle elde edileni korumaktır.
Barışın yumuşak güç inşa eden bu boyutu, savaşa dair yönünü unutturmamalıdır. Nihayetinde ortaya çıkan barış tümüyle şüpheli ve ikirciklidir. Bu durumun ötesinde barışı, savaşa hazırlık dönemleri olarak değerlendirmek gerekir. Normalleşme ve iyi ilişki durumunun ilanihaye süreceği düşünülmemelidir. Düşman, kendisini yeterli hissettiğinde, sizi hazırlıksız ve uykuda yakalarsa barışı bozmaktan çekinmeyecektir. Halihazırda bu eğreti “barış” sabotaja oldukça açıktır. Çok küçük bir bahaneyle Hamas tüm şartları yerine getirse de İsrail, Gazze’de insanlık dışı haydutluğa yeniden soyunabilecektir. Bu yönüyle Mısır’da boyun eğilen sözde barış, İsrail için yumuşak gücünü geri kazanma dışında yeni saldırganlıklar ve diğer cephelere odaklanma için fırsattır.
Bahsi geçen fırsatı hızlı şekilde kullanan İsrail, güya Ortadoğu barışının sağlandığı zirvenin ardından Hizbullah bahanesiyle Lübnan’a saldırmıştır. Ancak burada şaşılacak da bir durum yoktur. Barışını yani düzenini dayatanlar için aksi yer yapı şeytanidir. Örneğin, Trump, Knesset’teki konuşmasında cihatçılığı bir aşırıcılık olarak değerlendirirken onu besleyen kardeşi siyonizmi es geçmiştir. Halbuki Ortadoğu’nun yaşadığı yıkımda cihatçılık ve siyonizm eşit derecede sorumludur ve birbirlerinin varlığında çıkarları bulunmaktadır. Siyonist saldırganlığın ABD için meşru kabul edilmesi barışın tesisini imkansız hale getirmektedir.
Gazze’deki gücünü azaltarak diğer cephelere odaklanma şansı yakalayacak olan İsrail, Lübnan gibi İran’ı da yeniden hedef alabilecektir. Gerek Hizbullah’a gerekse de Hamas’a yeniden destek verebilme potansiyeli sebebiyle İsrail, sorunun köküne inerek İran’ı bertaraf etmek isteyecektir. Siyonist saldırganlık için diplomasi söz konusu olmadığı için Ortadoğu’nun tümüne sirayet edecek bir savaş yaklaşmaktadır. Diğer bir ifadeyle Mısır’daki barış illüzyonu daha büyük bir savaşın ayak sesleri olabilecektir.
Peki barışa dair umutları tüketen İsrail saldırganlığının durması neden imkansızdır? Çünkü ABD’nin kurguladığı düzende İsrail’e karşı güç dengesi kurulması olanaksızdır. Körfez ülkelerinin ve Mısır’ın dahil olduğu düzende Suriye’nin de bertaraf edilmesiyle İsrail’i dengeleyecek bir güç veya ittifak potansiyeli kalmamıştır. Gücün dengelenememesi her türlü saldırganlığa yol açmaktadır. Barış eşitler arası bir nimettir. Nihayetinde konu dönüp dolaşıp Thukydides’in ünlü ifadelerine gelir: “Güçlü yapabileceğini yapar, zayıf mecbur kaldığı acıyı çeker”.
