Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu tarifle; etnik kökeni, ana dili, dini inancı, yaşam tarzı fark etmeksizin herkes, kimlik belgesi sahibi olması halinde birinci sınıf vatandaş kabul edilmektedir. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözüyle Türklük kavramına cüretkâr bir atıfta bulunmuş; kendini bu milletin bir parçası sayan herkese “bizden biri olma” ayrıcalığını bahşetmiştir.
Bir milleti oluşturan en büyük unsur, insanların birlikte paylaştıkları acı ve tatlı hatıralardır. Bu ülke insanının geçmişinde utanılacak tek bir amel yoktur. Anadolu’da birlikte yaşadığımız her şey ortak duygularımızı, ortak inanç şekillerimizi ve müşterek bakış açılarımızı oluşturmuş; sahip olduğumuz ortak dil aracılığı ile nesilden nesile aktarılmıştır. “Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültürdür” sözü boşuna söylenmemiştir.
Yalnızca tek bir etnik kökeni değil, bütün Cumhuriyet vatandaşlarını tarif eden “Türk” kimliğinin tanımını yeniden yapmaya çalışmak; “Türklerin vatanı” anlamına gelen “TÜRKİYE” isminden ve “Kahraman ırkıma bir gül!” diyen İstiklal Marşı’ndan rahatsız olmayı da beraberinde getirecektir. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 66. maddesini belli aralıklarla hedef alan terör örgütü yandaşları, Anayasanın ilk dört maddesini de biteviye gündeme getirmektedirler. Amaçları resmi dilimiz de dahil olmak üzere “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan” devletimizin, vatandaşlarını tek vücut yapan tüm değerlerini tahrif etmektir. Unutulmamalıdır ki, bu ülkenin vatandaşlarını “Sen, Ben, O” diye ayrıştırmaya çalışan terör propagandacılarının hedefi birlikte yaşamak değil, üzerinde birlikte yaşadığımız topraklardır. Oysa biz bu toprakları, üzerinde yaşayanlardan ötürü sevmekteyiz.
Günümüzde insanların etnik kökenleri sebebiyle ayrı okullara, ayrı bir müfredata, ayrı bir statüye, kısaca ayrı bir topluma sahip olmalarını isteyenler; zamanı 1923’ten önceye doğru akıtmaya çalışmaktadırlar. Geçmişte de benzer tuzakları görememiş ve yüzyıllarca birlikte yaşadığımız memleketlerden ve insanlardan ayrılmak zorunda kalarak Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar çekilmek durumunda kalmıştık.
Ayrıldığımız bölgelerin bugünkü hali ortadadır. O topraklarda huzur ve düzen hala sağlanamamıştır. Anadolu’yu çevresindeki istikrarsızlık bölgelerinden ayıran, Cumhuriyet ile kazandığımız vatandaşlık bilincidir.
Bugün de Kıbrıs’taki, Suriye’deki, Ukrayna’daki, Gazze’deki gelişmeler bölgemizin yeniden şekillendirilmek istendiğini göstermektedir. Bu topraklarda güçlü bir ulus devlet istemeyenler, Atatürk’ün “milliyetçilik” ilkesi ile kendilerince insanlara layık gördükleri “kabilecilik” anlayışını çarpıştırmak uğraşındadırlar. Terör örgütü ve sempatizanlarının kendilerine verilen bu kılavuz ile hareket ettikleri herkesin malumudur. Nitekim ister fiili ister yasal şekilde olsun; özerklik sahibi oldukları yerlerde topluluk veya soy hiyerarşisine dayalı otoriter rejimleri benimsemişlerdir. Oysa Cumhuriyet rejiminde ağa da paşa da millettir. Cumhuriyet, Selanikli bir yetimin kurduğu ve Ispartalı bir çoban ile Malatyalı bir Kürt çocuğunun en tepeye kadar yükselebildiği düzenin adıdır. Bunu Atatürk’e ve onun millet olma bilincine borçluyuz.
Atatürk şöyle der:
“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir…”
İşte yıpratılmaya çalışılan bu “biz” olma halidir. Atatürk ve Türk kimliği, bu ülkenin reçinesidir. Bu yüzden Atatürk’ün bizlere “Ey Türk Gençliği!” diye seslenerek emanet ettiği ilkelerine, ona “Ey Büyük Atatürk!” yanıtıyla söz verdiğimiz gibi sahip çıkmak zorundayız.
