Günümüzde ulus devletlerin en temel gücü olan, kendi sınırları içinde güç kullanma hakkı, özellikle Orta Doğu’nun dağlık ve sınır bölgelerinde giderek daha fazla tartışılmakta ve yeniden tanımlanmaktadır. Bu değişim en net ve çarpıcı şekilde Türkiye, Irak ve Suriye’nin kesişim noktasında, Westphalia çağından miras kalan katı egemenlik anlayışının etnik çatışmalar, devlet dışı silahlı örgütler ve arazinin amansız yapısıyla çarpıştığı bir coğrafyada gözlemlenmektedir. Bu bölgelerde egemenlik artık harita üzerindeki kesin çizgilerle değil; seçici, katmanlı ve mekânsal olarak dengesiz şekilde uygulanan fiili denetim mekanizmalarıyla belirlenmektedir. Türkiye’nin sınır ötesi askeri harekâtları, özellikle Suriye’nin kuzeyindeki Zeytin Dalı Harekâtı ile Irak’ın kuzeyindeki Pençe-Kilit Harekâtı, bu çerçevede salt cezalandırma mantığıyla açıklanamaz; aksine bu harekâtlar, güney sınırının siyasi coğrafyasını köklü biçimde yeniden şekillendirmeyi amaçlayan, uydu görüntülemesinden insansız hava araçlarına uzanan bir teknoloji kataloğuyla beslenmiş, sürekli ve kalıcılık kazanmış bir güvenlik stratejisinin tezahürüdür (Dalay, 2022). Bu stratejiyi anlamanın en isabetli yolu, siyasi söylemden değil, araziden, uydu görüntülerinden ve mekânsal örüntülerden hareket etmektir. Ve bu veri katmanları, bölgede yalnızca Türkiye’nin değil, tüm küresel güç dengesinin dönüşüm içinde olduğuna işaret etmektedir. Zira ABD’nin El-Tanf garnizonunu Suriye rejim güçlerine devrettiğine dair resmi doğrulamanın ve “daha fazlasının geleceği” sinyalinin yarattığı jeopolitik kırılma, bu dönüşümü çok daha derin bir boyuta taşımaktadır.
Çok zamanlı yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri üzerinde yürütülen mekânsal zaman serisi çözümlemesi, Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’deki askerî konuşlanmalarının geçici tatbikat alanları olmadığını, aksine uzun vadeli bir arazi hâkimiyeti mimarisini yansıttığını ortaya koymaktadır. Irak’ın kuzeyinde, Pençe-Kilit sahasındaki Türk ileri harekât üsleri, denizden yüksekliği 1.800 ile 2.600 metre arasında değişen Metina ve Kandil platolarının baskın sırt hatları boyunca, ortalama beş ila sekiz kilometre aralıklarla yerleştirilmiştir. Bu yerleşim geometrisi rastlantısal değildir; söz konusu aralık, komşu üslerin birbirlerinin görüş açısı ile ateş menzilini örtüştürerek sırt hatları arasındaki geçişleri kapatan bir örgü örüyor. Vadi tabanları ise tarihsel olarak PKK pusularıyla özdeşleştiğinden, Türk komuta mantığı sistematik biçimde ova ve alçak kotları dışlayarak yüksek plato ve sırtları tercih etmiştir. Bamerni üs kompleksindeki değişim bu anlayışın en somut ifadesidir: 2019 görüntüleri basit toprak istihkâmları ve bekçi kulübeleri gösterirken, 2023 görüntüleri güçlendirilmiş beton sığınakları, uzun menzilli helikopter pistlerini ve yükseklik eğrilerini takip eden tahkimatlı ulaşım yollarını açıkça ortaya koymaktadır (Kasapoğlu, 2023). Bu yolların geometrisi özellikle dikkat çekicidir: iki nokta arasındaki en kısa güzergâhtan değil, eğim açısını belirli bir eşiğin altında tutan, kış aylarında zırhlı araç geçişine izin verecek biçimde tasarlanmış izohips takip güzergâhlarından geçmektedir. Bu mimari, Türkiye’nin bölgedeki varlığını asfalt ve beton üzerine mühürlemiş; harekâtın hedefini “temizle ve çık”tan “kal ve denetle”ye taşımıştır.
Suriye sahasında ise arazi yorumu, Irak’tan farklı olmakla birlikte stratejik mantık aynı kalmaktadır. Zeytin Dalı Harekâtı sonrasında Afrin havzasında tesis edilen gözlem ve tahkimat ağı, bölgenin topografik iskeletine sıkı sıkıya geçirilmiştir. Basit bir söylemsel nitelendirme değil, somut bir mekânsal gözlem olarak şunu belirtmek gerekir: havzayı çevreleyen Kurd Dağı sırtları ile Simko-Tal Rıfat hattı üzerindeki Türkiye destekli üslerin görüş açısı analizleri, Afrin şehir merkezinin neredeyse tamamının birden fazla gözlem noktasının kesişim alanında kaldığını göstermektedir. Bu kapsama, zemin düzeyinde başlamayıp hava boyutuna uzanmaktadır; şehrin üstünde çember çizen insansız hava araçları, herhangi bir yerden hedefli bir vuruşun en fazla birkaç dakika içinde gerçekleştirilebileceği bir gözetim örtüsü oluşturmaktadır. Bunun ötesinde M4 karayolu, salt bir ulaşım arteri olarak değil, nüfuz siyasetinin doğrusal bir mekânsal yoğunlaşma hattı olarak okunmalıdır. Türk gözlem mevzileri, karayoluna hâkim olan köprü başları ve kavşak noktalarının mikro yüksekliklerinde konuşlandırılmış; bu sayede kilometre kare başına sıfır asker düşmesine karşın yol üzerindeki her hareket dolaylı denetim altına alınmıştır. Nüfuz, toprağın değil bakış açısının denetiminden kaynaklanmaktadır (Elden, 2013).
Uydu görüntülemesinin ötesinde, LiDAR ve radar altimetresinden türetilen yüksek çözünürlüklü yeryüzü şekli modelleri, Türk harekât tasarımının dikey mantığını daha katmanlı bir şekilde açığa çıkarmaktadır. Kuzey Irak’ın sarp topografyası, uzun onlıllar boyunca PKK’ya doğal bir yeryüzü maskesi sağlamıştır; vadi geçişleri gece yürüyüşüyle aşılmış, orman örtüsü radar ve optik algılamanın etkinliğini kısıtlamış, mağara sistemleri ise lojistik ve komuta altyapısını derinlere saklamıştır. Ancak yeryüzü şekli modellerinin yüksek çözünürlüklü görüş açısı analiziyle çakıştırılması, bu topografik kalkanın artık işlevini yitirdiğini göstermektedir. Türk ileri harekât üslerinin sırt üstü konuşlanması, vadi tabanlarına bakan yamaçlar boyunca birbirleriyle örtüşen görüş açıları oluşturmakta; gece görüş kabiliyetine sahip optik sistemler ve ısı görüntüleyicilerle donanan insansız hava araçları, karanlığın ve ağaç örtüsünün sağladığı avantajları ortadan kaldırmaktadır. Yeryüzü şekli modelinden türetilen hareket tahmini algoritmaları, düşmanın hangi vadi koridorunu hangi hız ve hangi zaman aralığında kullanabileceğini matematiksel olarak modellemiş; bu sayede arazi artık sadece bir savaş ortamı değil, geleceği tahmin edilebilir bir çatışma nesnesi hâline gelmiştir (Yılmaz ve Demir, 2023). Mağara sistemleri de bu yeni gerçekliğin kurbanları arasına katılmıştır: sentetik açıklıklı radar görüntülemesinin sağladığı toprak altı ipuçları ile yüksek çözünürlüklü yeryüzü şekli modellerindeki yerel anomalilerin bütünleştirilmesi, giriş noktalarının ve havalandırma kanallarının tespitini mümkün kılmış; doğal sığınakları ölümcül boğum noktalarına dönüştürmüştür.
Mekânsal veri katmanları yalnızca askeri harekât geometrisini değil, aynı zamanda beşeri coğrafyanın yeniden şekillenişini de belgelemektedir. Gece ışığı yoğunluğu verileri üzerindeki zaman serisi çözümlemesi, özellikle 2018-2023 dönemi için son derece açıklayıcı bir örüntü ortaya koymaktadır: Türk ileri harekât üslerinin tesis edildiği sırt hatlarına bitişik kırsal yerleşmeler, 2018 sonrasında gece ışığı yoğunluğunda yüzde kırkı aşan bir azalma sergilemiştir; bu daralma nüfusun yer değiştirmesinin dolaylı ama güçlü bir göstergesidir. Buna karşın Türkiye destekli güçlerin yönetimindeki Afrin ve El-Bab şehir merkezleri, aynı dönemde ışık yoğunluğunda göreli bir artış ya da istikrar sergilemiştir. Çatışma olaylarının mekânsal dağılımına ilişkin ACLED verileri de bu bulguyu teyit etmekte; Türk yol ve üs inşaatının yoğunlaştığı alanlardan birkaç kilometre öteye çekilmiş çatışma örüntüleri, gerilla hareket koridorlarının sistematik biçimde sıkıştırıldığını göstermektedir (ACLED, 2024). Afrin’de bu mekânsal dönüşüm özellikle keskin biçimde okunmaktadır: havzanın çevresindeki sırt köyleri boşalırken, vadilerin ve tarım havzalarının denetimini elinde tutan Türkiye destekli güçler, zemin denetimini idari yönetimin önüne geçirmiştir. Başka bir deyişle, yönetim tepeden vadiye doğru akmaktadır: önce gözlem mevzisi kurulmakta, ardından çevredeki nüfus hareketleri şekillendirilmekte, en sonunda idari otorite bu hazırlanmış mekânsal zeminde konuşlanmaktadır.
Tüm bu mekânsal örüntüler, siyasi coğrafya literatüründe “parçalanmış egemenlik” (Dalay, 2022) olarak kavramsallaştırılan bir yapıya dönüşmektedir. Türkiye, Suriye kuzeyinde Suriye Geçici Hükümeti’ni idari bir aracı olarak kullanırken güvenlik, sınır denetimi ve nüfus hareketleri üzerindeki fiilî yetkiyi kendi elinde tutmaktadır. Irak’ta ise Bağdat, Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi çevresindeki harekâtlarını diplomatik söylem düzeyinde kınasa da sahada işlevsel bir tolerans sergilemektedir. Hukukî egemenlik Bağdat ve Şam’da kalmaya devam ederken, güvenlik üzerindeki fiilî denetim Ankara’dadır. Bu yapı, klasik işgal modellerinden özsel biçimde ayrışmaktadır: toprak ilhakı söz konusu değildir; bunun yerine egemenlik işlevlerinin, özellikle sınır denetimi ve güvenlik yetkisinin, komşu devletin resmî egemenlik çerçevesini aşındırmaksızın dışarıya yansıtılması söz konusudur. Elden’in (2013) “güvenliği bir hacim olarak” kavramsallaştırması bu bağlamda özellikle açıklayıcıdır: toprak, yalnızca yatay bir yüzey olarak değil, kara, hava ve elektromanyetik katmanlarıyla dikey bütünlükte denetlenen üç boyutlu bir mekân olarak yönetilmektedir.
Ancak bu hassas denge, ABD’nin Suriye’deki askerî varlığına dair politika dönüşümüyle sarsıcı bir stres testiyle karşı karşıya kalmıştır. ABD’li bir yetkilinin El-Tanf garnizonunun Suriye güçlerine devredildiğini doğrulaması ve devamının geleceğine işaret etmesi, bölgedeki jeopolitik denklemde tektonik bir kaymanın başladığına işaret etmektedir. Mekânsal analiz açısından değerlendirildiğinde El-Tanf, Suriye, Ürdün ve Irak sınırlarının kesiştiği üçgen bölgede, Bağdat-Şam karasalı üzerindeki en kritik mekânsal boğum noktasıdır. Bu üssün kontrolü altında bulunduğu yaklaşık elli beş kilometre yarıçaplı tampon bölge, İran destekli milislerin Tahran’dan Beyrut’a uzanan lojistik koridoru üzerinde işlevsel bir kesme çizgisi oluşturmaktaydı (Cordesman, 2024). Söz konusu tampon bölgenin ortadan kalkması, İran’ın Suriye içindeki tedarik ve insan akışını yeniden kesintisiz biçimde yönetebileceği anlamına gelmektedir. Bu değişimin Türkiye açısından en doğrudan sonucu şudur: Türkiye’nin İdlib, Tel Rıfat ve Münbiç temas hatlarında fiilen karşılaştığı güçlerin lojistik kapasitesi ve koordinasyon yeteneği artacak, Türkiye’nin doğrudan denetimindeki kuzey Suriye şeridi güneyde daha yoğun baskıyla karşı karşıya kalacaktır.
Dahası, ABD’nin “daha fazlası gelecek” mesajı, Fırat’ın doğusundaki Amerikan varlığının da tasfiyeye gidebileceğini güçlü biçimde ima etmektedir. Bu olasılık, Türkiye’nin Fırat doğusunda, bugüne dek ABD varlığının fiilî bir diplomatik engel oluşturduğu Kamışlı-Malikiye hattına yönelik yeni bir harekât fırsatı penceresi açabilir. Ancak bu pencere, beraberinde ağır riskler taşımaktadır. ABD şemsiyesinin çekilmesiyle güvenlik garantisi kalmayan Suriye Demokratik Güçleri’nin hayatta kalma güdüsüyle Şam rejimi ve Rusya ile kapsamlı bir uzlaşmaya gitmesi kuvvetle muhtemeldir (Stein, 2023). Böyle bir tabloda Türkiye, sınırının hemen güneyinde Rus bayrağıyla örtüşmüş ya da Suriye ordusu yapılanmasıyla bütünleşmiş eski Suriye Demokratik Güçleri unsurlarıyla karşılaşabilir. Bu dönüşüm, çatışmanın niteliğini asimetrik düzeyden devletlerarası gerilime taşıma potansiyeli taşımaktadır. Kandil-Metina sırtlarındaki ileri harekât üsleri ve insansız hava aracı örgüsü, PKK’ya karşı yıllarca rafine edilen bir çatışma mantığıyla tasarlanmıştır; buna karşın balistik füze kapasitesine, radar destekli hava savunmasına ve organize kuvvet yapısına sahip devlet aktörlerine karşı bu mimari, ciddi bir uyum gerekliliğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Türkiye’nin elektronik harp kabiliyetlerinin, özellikle Koral sisteminin bu yeni koşullarda daha ağır bir yük taşıması kaçınılmaz görünmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin sınır ötesi stratejisi, coğrafi istihbarat üstünlüğüne dayanan ve toprak ilhakı yerine mekânsal denetim ağı oluşturmayı hedefleyen kendine özgü bir model olarak bölgede parçalanmış egemenlik yaratmıştır. Bu model, bugüne dek devlet dışı aktörlerin asimetrik tehdidiyle baş etmek üzere tasarlanmış teknolojik ve mekânsal bir mantıkla işlemiştir. Ancak ABD’nin çekilmesiyle açılan güç boşluğu, bu tablonun niteliğini köklü biçimde değiştirmektedir. Bölge, gerilla savaşının topografik mantığından, devletlerin ve vekil güçlerin gölge mücadelesi olan melez savaşa doğru evrilmektedir. Türkiye’nin sırt hatlarına diktiği üsler ve hava alanında sürekli dönen insansız hava araçları, yarın başka bir soruyla sınanacaktır: kimin hangi tepeyi tuttuğundan değil, ABD’nin bıraktığı mekânsal ve siyasi boşluğu kimin en hızlı, en kalıcı ve en az maliyetle doldurduğundan ibaret olan bu sorunun yanıtı, bölgenin önümüzdeki on yılını şekillendirecektir.
Kaynakça
ACLED (Silahlı Çatışma Konumu ve Olay Verileri Projesi). (2024). Orta Doğu Bölgesel Özeti: Kuzey Irak ve Suriye’de Değişen Şiddet Örüntüleri. ACLED Araştırma Merkezi.
Balanche, F. (2018). Suriye İç Savaşında Mezhepçilik. Yakın Doğu Politikaları için Washington Enstitüsü.
Cordesman, A. H. (2024). El-Tanf’ın ve Suriye Çölünün Stratejik Değeri: ABD’nin Çekilmesinin Sonuçları.Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi.
Dalay, G. (2022). Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Askerî Varlığı: Mantık, Strateji ve Riskler. Chatham House Araştırma Raporu.
Elden, S. (2013). Hacmi güvence altına almak: Dikey jeopolitik ve iktidarın derinliği. Siyasi Coğrafya, 34, 35–51.
Kasapoğlu, C. (2023). Türkiye’nin İnsansız Hava Aracı Doktrini: Orta Güçler için Yeni Bir Model. Hudson Enstitüsü.
Rogers, A. (2023). İkinci insansız hava araçları çağı: İnsansız sistemlerin bulunduğu bir dünyada terör ve savaş. Stratejik Araştırmalar Dergisi.
Stein, A. (2023). ABD’nin IŞİD’e Karşı Savaşı: Amerika ve Müttefiklerinin Halifeliği Nasıl Yenilgiye Uğrattığı. Dış Politika Araştırma Enstitüsü.
Yılmaz, S. ve Demir, M. (2023). Asimetrik savaşta coğrafi mekânsal istihbarat: Pençe-Kilit Harekâtı örnek incelemesi. Savunma ve Güvenlik Analitiği Dergisi, 12(4), 45–62.
