TRUMP-ERDOĞAN ZİRVESİ NASIL ANLAŞILMALI?

Dr. Mehmet Çağatay ABUŞOĞLU |

Türkiye-ABD ilişkileri Erdoğan dönemine mahsus olmayacak şekilde hiyerarşik süreçler yaşamıştır. ABD, gücü nispetinde Türkiye’ye her zaman yön verme gayretinde olmuştur. Öte yandan Türkiye ise bu niyeti ya savuşturmuş ya da geçiştirmiştir. Böylece Ankara, Washington baskısını kendi çıkarına uygun şekilde yönetmiştir. Müttefiklik bağları, ikili ilişkilerdeki krizleri ve iniş-çıkış dönemlerini etkilememiştir. Burada kritik nokta Ankara’nın direnişi olmuştur.

ABD, kolayca yön vermeyi arzuladığı müttefiki Türkiye’nin kendi siyasetini güden tutumundan sıkılmış ve nihayetinde kendisiyle uyumlu bir iktidar arayışına girmiştir. Bu arayış henüz 2000’lerde Erdoğan ve ardından AKP ile yanıt bulmuştur. Türk demokrasisinin zarar göreceği, güçler ayrılığının sona ereceği, terör örgütlerinin ne istedilerse alacağı ve nihayetinde Türk vatandaşlarının kendi ülkelerinden ümidi keserek kaçmaya çalışacağı dönem böyle başlamıştır.

Teorik Temel

25 Eylül 2025 tarihli zirvenin taşıdığı anlamını kavrayabilmek için iki teoriye dikkat etmek gerekmektedir. Bunlardan ilki J. Galtung’un “Emperyalizmin Yapısal Teorisi” (A Structural Theory of Imperialism) adlı çalışmasıdır. Galtung, emperyalizmin yapısını aşağıdaki şekille tespit etmiştir. Center (Merkez) ve Periphery (Çevre) şeklinde verilen ilişkideki iki ülke/ulus yapısı ayrıca kendi içerisinde merkez ve çevre içermektedir. Bu şemada anlaşılması gereken önemli husus ise çıkar uyumunun sadece Merkezin merkezi ile Çevrenin merkezi arasında olduğudur. Bunun dışında Merkez ülke ile Çevre ülke arasında ve Merkezin merkezi ve çevresi ile Çevrenin merkezi ve çevresi arasında çıkar uyumsuzluğu bulunmaktadır.

Ayrıca dikkat edilirse ülke/ulus içi çıkar uyumsuzlukları ve ülke içi merkez-çevre boyutları benzer oranlarda değildir. Merkezin merkezi, Çevrenin merkezine kıyasla daha geniştir. Ek olarak Merkezdeki merkez-çevre ilişkisini gösteren çizgilerin kesikleri Çevreye göre daha dardır. Diğer bir ifadeyle ülke/ulus içi çıkar uyumsuzluğu Çevrede Merkezdekine nazaran daha yüksektir. Bu durumda emperyalist ilişkinin kurulması için, Çevrenin merkezi kendi ulusundan kopuk, iç sömürü ilişkisi daha sert ve gelir adaletsizliği daha derin olmalıdır. Merkezin çevresi ise kendi merkezi tarafından sömürülse de iç sömürünün görece düşük ve gelir adaletsizliğinin derinleşmemiş olması sebebiyle Çevrenin çevresine kıyasla müreffeh kabul edilebilir.

 

Merkezler arasındaki çıkar uyumunun neticesinde ülkeler arasında çıkar uyumsuzluğu oluşmaktadır. Bu durumda Çevrenin merkezi kendi ülkesi ve kendisine bağlı çevrenin aleyhine varlık göstermektedir. Sonuç olarak emperyalist ilişkinin oluşması için Çevrenin merkezi kendi çevresinden ziyade Merkezin merkezine bağlı olmalıdır. Emperyalizmin varlığı Çevrenin merkezine ve onların işbirlikçiliğine dayanmaktadır.

Zirveyi anlamak için ihtiyaç olan bir diğer teori ise S. David’in “Explaining Third World Alignment” makalesinde ortaya attığı “omnibalancing” (bütüncül dengeleme) kavramıdır. (David’in teorisi açıklarken kavramları ortaklaştırmak için üçüncü dünya ülkesi yerine Çevre, yönetici elit yerine Galtung’un tespitindeki gibi merkez ifadesini kullanmak doğru olacaktır.) David’e göre Çevre ülkenin ittifaklaşma arayışını anlayabilmek için güç dengesi teorisi yetersiz kalmaktadır. Çevre ülkede var olan iktidar problemleri sebebiyle merkez, kendi iktidarını koruyacak ittifaklaşmalara öncelik vermektedir. Diğer bir ifadeyle Çevrenin merkezi, diğer ülkelerden farklı olarak içeride kendi iktidarını güçlendirecek, muhalefeti bastırmasına yardımcı olarak güçlerle ittifak oluşturma arzusundadır. Galtung’un emperyalizm teorisiyle bütüncül dengelemeyi bağdaştıracak olursak Çevrenin merkezi emperyalist ilişkinin temelini oluşturmaktadır. Hem Merkezin merkeziyle yakaladığı çıkar uyumu hem de Merkezin merkezinden aldığı iktidarda kalma desteği emperyalist ilişkinin güvenliğini sağlamaktadır.

Trump-Erdoğan Zirvesi

Trump, son dönem ABD başkanları içerisinde çıkarını yüksek sesle dile getiren ve bunun için hiçbir yıkıcı girişimden geri kalmayan bir profile sahip. Tarifeler, ticaret anlaşmaları, NATO vd. birçok ABD tarafından oluşturulmuş kurum Trump tarafından hedef alınabilmiştir. Bu yönüyle Trump her türlü kazancın peşinde bir başkan olduğunu gizlemeden ülkesine yönelik yükleri bertaraf etme niyetindedir.

Zirveyle ilgili olarak ilk iddia CHP Genel Başkanı Özel’den “300 Boeing” çıkışıyla gelmiştir. Özel, Erdoğan’ın Beyaz Saray’a davet edilmek için uçak alımı taahhüdünde bulunduğunu belirtmiştir. Yukarıda kısaca izah edildiği gibi Trump’ın ikna edilmesi için böyle bir hamlenin gerektiğini de kabul etmek gerekir.

Zirve öncesi tartışmalı bir diğer çıkış ABD Büyükelçisi Barrack’tan geldi. Barrack, verdiği bir röportajda Türkiye hakkında konuşurken “demokrasi ama bir çeşit otoriter… en iyisi onlara meşruiyet vermek” ifadelerini kullanmıştır. Buradaki meşruiyet kavramını ilişkilerin düzey olarak normalleşmesi olarak anlayanlar olmuştur ancak fark edilmesi gereken Barrack’ın Türkiye’nin iç yapısına dair tespitte bulunduğudur. Bu yönüyle ABD Başkanı Trump’ın adeta taç giydiren bir pozisyonda meşruiyet veren olarak yansıtılması söz konusudur.

Trump ile Erdoğan arasındaki görüşmenin iktisadi çıktıları olacağı beklenmekteydi. Trump’ın ekonomiye odaklanarak dış ilişkilerini yürütmesi bu durumun birincil sebebidir. Görüşmeden Erdoğan’ın elde edecekleri ise iç siyasete yönelik argümanlar olmuştur. Trump, Türkiye’ye nükleer enerji, doğalgaz ve uçak satışı yaparak iki saatlik görüşmeden kazançlı bir şekilde ayrılmıştır. Buna karşılık olarak Erdoğan ise iç siyasette kullanılmak üzere Trump’tan “büyük lider”, “saygı duyulan adam” vb. övgüler almıştır. Demokrasi gibi değerler odaklı hiçbir siyasi konu gündeme gelmemiştir. Erdoğan’ın kitlesinin odağı olan İsrail saldırganlığı ve Gazze ise hiç dillendirilmemiştir.

Öte yandan Trump, tartışmalı, rencide edici ve diplomatik açıdan küçük düşürücü ifadeleri doğrudan Erdoğan’ın karşısında sarf etmiştir. Bunlardan ilk Rahip Brunson’ın serbest kalmasıdır. 2019 yılında Erdoğan’a gönderdiği mektupta “aptal olma” (don’t be fool) diyerek nezaketsizce hitap eden Trump, bu konuyu hatırlatarak 35 yıl ceza alan Rahip Brunson’ın Erdoğan’a telefon açmasıyla serbest kaldığını hatırlattı. Bu açıklamayla Trump, Türkiye’nin hukuk sistemine, idaresine ve devlet yapısına hakaret etmiştir. Böylesine ağır sözleri sarf edebilmesi elbette karşısındakine karşı kendini hiyerarşik olarak yukarıda konumlandırmasıdır. Trump’ın zihnindeki Merkez-Çevre ilişkisi ve hatta kendince meşruiyet verme cüreti bu pervasızlığa meydan vermiştir.

Trump’ın Erdoğan’a yönelik bir diğer nezaketsizliği Biden dönemiyle ilgili seçimlerdeki hile iddiasından bahsederken Erdoğan’ı işaret ederek “hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir” demesi olmuştur. Erdoğan’ın hileyle seçim kazanan biriymiş gibi yansıtmasının dışında Trump kendisini Türkiye’deki olup bitene hakim olarak göstermek istemiştir. Diplomatik açıdan kabul edilemez bu ifadeler tümüyle Merkez-Çevre ilişkilerinin hiyerarşik özelliğinin bir sonucudur.

Sonuç

Trump-Erdoğan görüşmesi iki liderin karşılıklı olarak istediklerini aldığı bir zirve olmuştur. Trump ülkesi için iktisadi kazanımlar elde ederken Erdoğan da iç siyasette elini güçlendirecek fotoğraflar ve demeçler edinmiştir. Öyle ki Türkiye’de iktidar başta ekonomi olmak üzere birçok konuda vatandaşın eleştirisine maruz kalmaktadır ancak dış politikada Erdoğan’ın başarılı olduğu yönünde halen kuvvetli bir algı vardır. Bu algıya uygun olarak görüntü veren Trump, Erdoğan’ın talebine cevap vermiştir.

Açıklayıcı olduğunu düşündüğümüz teoriler ışığında zirve değerlendirildiğinde net bir emperyalizm ilişkisi ve bütüncül dengeleme göze çarpmaktadır. Bu durumlardan ilki yapılan iktisadi anlaşmaların Türkiye ile ABD arasındaki çıkar uyumunu yansıtmamasıyla ilgilidir. Türkiye’nin önceliklerinden ziyade ABD’nin arzularına göre gelişen anlaşmalarla Trump görüşmeden karlı ayrılmıştır. Türkiye’nin ise ülke olarak kazanımı tartışmalıdır. Bu elbette uzun vadede tespit edilecek unsurları barındırsa da ilk etap izlenimi sömürü ilişkisini gözler önüne sermektedir.

Emperyalist ilişkinin nişanesi olarak Türkiye merkezi Erdoğan ile ABD merkezi Trump arasında çıkar uyumu olduğu görülmektedir. Türkiye’nin kendi içerisinde artan gelir adaletsizliği ve iç sömürü yapılan anlaşmaların yükünü çevrenin (milletin) sırtına yükleyecektir. Görece gelir adaletsizliğinin ve iç sömürünün düşük olduğu ABD’de ise çevre bu anlaşmalardan faydalanacaktır. Trump’ın öncelikli hedefinin dış ticaret açıklarını kapamak, altyapılar için kaynak ve ABD’li işçilere iş bulmak olduğu düşünülürse Merkezin çevresi için bu anlaşmaların başarılı olduğu açıktır.

Zirvenin sonucunda görüldüğü üzere Türkiye birçok ödeme ile karşılaşacağı anlaşmalara imza atmıştır. Çevrenin merkezi olan Erdoğan bu ödemeyi esasında kendi iktidarını, muhalefete karşı dış destek bulmak için yapmıştır. Merkezin merkezi, verdiği destekle istediği karlılığı sağlamış ve karşılığında Çevrenin merkezini muhalefete karşı koruma veya muhalefeti görmezden gelme yolunu seçmiştir. Başka bir ifadeyle Trump görmezden gelme bedelini almıştır. Erdoğan ise bütüncül dengeleme yoluyla iktidarının güvenliğini sağlamıştır.

Emperyalist ilişkinin sona ermesi, Çevre içerisindeki kurumlara, düşünce özgürlüğüne ve iktidar sahiplerinin halkıyla ilişkisine dayanmaktadır. Halktan yani kendi çevresinden kopan, her hür fikri susturma gayretinde olan ve kurumları ayak bağı olarak görüp yıkan Merkez, muhakkak emperyalist ilişkiyi arar, halkını sömürü düzenine sokar ve otoriterleşir.